Türkiye'de yaşanan olaylar...
 Ana Sayfalar
BELGENET 
ARŞİV
BELGELER
DOSYALAR
HUKUK
EKONOMİ
KİM KİMDİR
.İlgili Sayfalar
DİĞER KONUŞMALAR
MEDENİ KANUN ANA SAYFA

TÜRK MEDENİ KANUNU...
TBMM Genel Kurulu görüşmeleri... (1)
24 Ekim 2001
Türk Medeni Kanunu Tasarısı'nın tümü üzerinde Adalet ve Kalkınma Partisi'nin (AKP) görüşlerini İstanbul Milletvekili Mehmet Ali Şahin ve Aksaray Milletvekili Ramazan Toprak açıkladı.
 
 
TBMM Genel Kurulu tutanaklarından Şahin ve Toprak'ın konuşmaları:

BAŞKAN (Başkanvekili Kamer GENÇ) - Ben, tabiî, bu kanun tasarısının müzakeresine başlarken, cumhuriyetimizi kuran o yiğit cumhuriyetçilerin, bu Medenî Kanunun 1926 yılında kabulü sonrasında, bu kanunun Türkiye'de uygulanmasını sağlayan Mahmut Esat Bozkurt'u, rahmetle, şükranla anıyorum. Gerçekten, Türk Medenî Kanununun Türkiye'de yerleşmesinde, o zaman Adalet Bakanımız olan bu zatın büyük emeği geçmiştir, bunu da belirtmek istiyorum.

Gruplar adına ilk söz, Adalet ve Kalkınma Partisi Grubu adına Sayın Mehmet Ali Şahin'de; buyurun efendim. (AKP sıralarından alkışlar)

Süreniz 40 dakika, eşit mi paylaşacaksınız?

MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) - Eşit paylaşacağız.

BAŞKAN - Neyse, siz, 40 dakikayı pek geçmezsiniz herhalde, onun için...

AKP GRUBU ADINA MEHMET ALİ ŞAHİN (İstanbul) - Sayın Başkan, değerli arkadaşlarım; 723 sıra sayılı Türk Medenî Kanunu Tasarısı üzerinde, Ak Parti Grubunun görüşlerini arz etmek için huzurunuzdayım; bu vesileyle, hepinizi sevgiyle, saygıyla selamlıyorum.

Medenî Kanun çalışmalarının, Medenî Kanun üzerinde yeniden yapılan çalışmalar sonucu oluşan bu tasarının, Genel Kurulumuzda başarılı bir görüşme sonunda kanunlaşmasını dileyerek sözlerime başlıyorum.

Değerli arkadaşlarım, Türk Medenî Kanunu, temel yasalarımızın başında gelmektedir, hatta, ana kanunlarımızdan biri olarak da değerlendirebiliriz. Bu ülkede yaşayan her vatandaşı, hepimizi, doğumdan ölüme kadar, hatta, doğum öncesinden ölüm sonrasına kadar ilgilendiren temel bir yasadır. 1 030 maddelik bu tasarının geneli üzerindeki görüşlerimizi arz ederken, bir takım sorular sormak ve bu sorulara cevap vererek meramımı anlatmamın daha doğru olduğunu düşündüm. Önce, Medenî Kanunun ülkemiz ve insanımız açısından önemi nedir, bu soruya cevap vermeye çalışacağım. İkinci olarak, tatbik edildiği 75 yıllık süre içerisinde, bu kanun ihtiyacı karşılamış mıdır, kaç kez değişmiştir, bu soruya cevap vereceğim. Diğer yandan, görüşmekte olduğumuz bu tasarı -1030 maddelik bu tasarı- hangi gerekçelerle hazırlanmıştır, ne gibi yenilikler getirmektedir?.. Ayrıca, hiç şüphesiz ki, bunları söyledikten sonra, parti grubu olarak, bu tasarıda katılmadığımız değişiklikler var mıdır, bu soruya da cevap vermeye gayret edeceğim. Konuşmamın sonunda da değerli arkadaşlarım, biraz önce de ifade ettiğim, tüm toplumu ve bireyleri yakından ilgilendiren böylesine temel yasanın yeniden kanunlaşması çalışmaları, toplumda, insanımızda gerektiği heyecanı ve coşkuyu uyandırmakta mıdır; eğer, uyandıramıyorsa bunun nedeni nedir, bu soruya da cevap vermeye çalışacağım.

Saygıdeğer arkadaşlarım, bilindiği gibi Türk Medenî Kanunu, eski isimle Türk Kanunu Medenîsi, millî Kurtuluş Savaşı sonunda kurulan cumhuriyet kanunlarındandır. İsviçre Medenî Kanunundan iktibas edilmiştir. Esbabı mucibe layihasında bu Medenî Kanunun hangi gerekçelerle ve niçin hazırlandığı, niçin İsviçre'den alındığı geniş şekilde ifade edilmektedir. Esbabı mucibe layihası, özet olarak, bu tasarıda da yer almıştır. Esbabı mucibe layihasıyla ilgili, itiraz ettiğimiz bazı hususları, benden sonra grubumuz adına konuşacak Aksaray Milletvekili ve Adalet Komisyonu üyesi değerli arkadaşım Sayın Toprak dile getirecekleri için, esbabı mucibe layihasıyla ilgili, şu anda, bir değerlendirmede bulunmak istemiyorum.

Türk Medenî Kanunu, yürürlüğe girdiği 4 Ekim 1926 yılından sonra, hiç şüphesiz ki, kısmî birtakım uyum zorlukları yaşatmışsa da, temel bir ihtiyacı karşılamış ve günümüze kadar tatbik edilerek gelmiştir. Şu anda hâlâ yürürlükte bulunan Medenî Kanunumuz dört kitaptan oluşmaktadır, hukukçu arkadaşlarımız bunu yakinen bilirler; başlangıç bölümünden sonra, birinci kitap kişiler hukuku, ikincisi aile hukuku, miras hukuku ve eşya hukukudur. Bu sistematik bu tasarıda da aynen muhafaza edilmiştir.

Biraz önce bir soru sormuştum, 1030 maddeden oluşan bu tasarı niçin hazırlanmıştır? Tasarının gerekçesinde bu soru çok kısa cümlelerle cevaplandırılmaktadır, gerekçede "sosyal varlıklardan olan kanunlar da zamanla yaşlanmakta ve günün ihtiyaçlarına gereği gibi cevap vermekte zorlanmaktadırlar. Temel kanunların da belirli bir süre geçtikten sonra baştan aşağıya yeniden gözden geçirilmesi ve yaşanan çağın ve gelişen teknolojinin ihtiyaçlarına cevap verebilir hale getirilmesi kaçınılmazdır" denmek suretiyle, böyle bir tasarının niçin hazırlanmaya ihtiyaç duyulduğu bu bir iki cümleyle de ifade edilmektedir.

Değerli arkadaşlarım, Medenî Kanunun yürürlüğe girdiği 1926 tarihinden sonra, inceledim, araştırdım, Medenî Kanunumuzda 9 kez değişiklik yapılmış. İlk değişikliğin 15 Haziran 1938 yılında yapıldığını görüyoruz ve bir tek madde de değişiklik yapılmış, o da evlenme yaşıyla ilgili bir değişiklik yapılmış. Biraz sonra aile hukukuyla ilgili değerlendirmemi yaparken buraya yeniden döneceğim. Son değişiklikse 22 Mayıs 1997 tarihinde, bu da, kadının evlendikten sonra kocasının soyadı önünde önceki soyadını kullanmasına imkân tanıyan bir değişiklik yapılmış; ama en kapsamlı değişikliğin 1990 yılında yapıldığını görüyoruz, 31 maddelik bir değişiklik yapılmış, işte şimdi, baştan sona Medenî Kanun yeniden düzenleniyor

Saygıdeğer arkadaşlarım, görüşmekte olduğumuz tasarının hazırlanması yıllar almış. Bu konuda, bilimadamlarımızdan, tatbikatçılardan oluşan, Adalet Bakanlığının inisiyatifinde, onun da talimatıyla, Medeni Kanun Komisyonu kurulmuş. İşte, önümüzdeki tasarı, bu komisyonun hazırlayarak Adalet Bakanlığına teslim ettiği, Adalet Bakanlığının da bir hükümet tasarısı olarak Meclisimize göndermiş olduğu bir tasarıdır.

Bu tasarıyı hazırlayan komisyon, bu çalışmalar esnasında şu iki hususu hiç gözden ırak tutmamış, tespitlerimizden çıkardığımız sonucu ifade ediyorum: Bir defa, Türk Medeni Kanununun genel yapısı ve sistematiğinin bozulmamasına özen gösterilmiş. İkinci olarak, bazı küçük değişiklikler dışında, mevcut yapı ve sistematik aynen korunmuştur.

Değerli arkadaşlarım, bu tasarıda en dikkat çeken yeniliklerden biri, Medeni Kanunun dilinin sadeleştirilmesidir. Gerçekten, aradan 75 yıl geçmiş olmasına rağmen, 75 yıl önce yürürlüğe girmiş olan Medeni Kanunun dili fevkalade ağırdır. Bugün, bazı maddelerini, kelimelerini, ibarelerini anlayabilmek için lügata bakma ihtiyacını hissediyorsunuz. Bakın, şu elimdeki Türk Medeni Kanununudur, şu kitapçığın dörtte biri lügatçadan oluşmaktadır; yani, şunu alan bir kişinin, bu Medeni Kanunu anlayabilmesi için, mutlaka, dörtte birini oluşturan lügata bakma ihtiyacı doğmaktadır. O bakımdan, dilinin sadeleştirilmiş olması isabetli olmuştur. Medeni Kanunun dilinin sadeleştirilmesi yerinde olmuştur; ama, gerekçesinde deniliyor ki; "bu sadeleştirme yapılırken Anayasa dili kullanılmıştır" ama, dikkatli gözlerden hiçbir zaman kaçmıyor ki, ne Anayasada var olan ne de bugün günlük hayatta kullandığımız kelimelerin bu tasarıda yer aldığını görüyoruz. Ne Anayasada var böyle bir kelime ne de günlük hayatta kullanabiliyoruz; mesela "Tahsis" yerine bir kelime kullanılıyor: "Özgüleme" Ben bunu hiç duymamıştım, ilk defa duyuyorum, bilmiyorum sizler duydunuz mu? Bunun gibi, Anayasa dili olmayan, günlük hayatta da kullanılmayan birtakım kelimelerin "Sadeleştirme" adı altında, Medenî Kanuna girmiş olduğunu görüyoruz, bunu açıkça eleştiriyoruz; ama, hemen şunu da söyleyeyim ki, buna rağmen, sadeleştirmede tam amacına da ulaşılmamış. Mesela, ben tespit ettim, kavram, deyim, terim, sözcük olarak 128 tane kavramın, deyimin ve sözcüğün bugünkü lisana çevrilmesi lazım. Şimdi, gerekçesinde de var, sadece 66 tane kavram, deyim ve terim, bugün kullanılan kelimelerle yer değiştirmiş olmasına rağmen, mesela, 27 tane sözcüğün karşılığı bulunamamış: Feragat, temlik, tevdi, tasarruf, intifa, muacceliyet, gaip, tahkit gibi kelimelerin karşılıklarının bulunamadığı gerekçede yazılıyor. Bazı kavram ve terimlerin de karşılığının bulunamadığı ifade ediliyor, mesela: Velayet, vasi, kayyım, nafaka, irat, şerh, ihraz, mecra, rehin gibi kelimeleri de, bu tasarı Medenî Kanunun bünyesinde muhafaza etmeye devam ediyor, devam gerekçesi de "bunların Türkçe karşılıklarını bulamadık" oluyor. Demek ki, sadeleştirme de tam olarak yapılamamış; belki, yarı yarıya yapılmış olan bir sadeleştirmedir. Hatta, bazı noktalarda da bugün kullanılmayan kelimelerin, eski ibarelerin ve sözcüklerin yerini aldığını biraz önce ifade etmiştim.

Değerli arkadaşlarım, peki bu tasarı ne gibi yenilikler getirmektedir? Şimdi, bu soruya cevap vermeye çalışıyorum. Önce, bu Medenî Kanun Yasa Tasarısında getirilen yeniliklerin aşağı yukarı tamamına yakını, kadın-erkek eşitliğini sağlamak düşüncesiyle getirilmiş olan yeniliklerdir. Bilindiği gibi, Türkiye, kadınlara karşı her türlü ayrımcılığın önlenmesine dair birtakım uluslararası anlaşmaların altına imza koymuştur; bu bakımdan, yasalarında bu doğrultuda değişiklik yapma mükellefiyeti altına girmiştir.

Hatırlayacaksınız, bundan birkaç hafta önce, Anayasada da değişiklik yaptık. Orada da, kadın-erkek eşitliğini sağlayıcı bir cümleyi ilgili maddesine koyduk. O bakımdan, Anayasanın o maddesi de yürürlüğe girdiğine göre, aslında, buna benzer düzenlemeleri yasalarımızda yapmakla da karşı karşıya kaldık.

Peki, neler yapılmış; bunlara cevap vermeye çalışacağım.

Medenî Kanunumuzun başlangıç bölümünde, vesayet altındaki küçüğün ergin kılınmasında, mevcut yasada, şu anda yürürlükte bulunan yasada, vasinin dinlenmesi gerekirken, artık vasi dinlenmeyecek "vesayet ve denetim makamlarının izni yeterli olacaktır" diye bir düzenleme var.

Şimdi, kadın-erkek eşitliğine aykırı bulunan bir cümle, bir fıkra, Medenî Kanundan, bu tasarıyla çıkıyor. O nedir; mevcut haliyle, Medeni Kanunumuzda "kocanın ikametgâhı karının ikametgâhı addolunur" deniliyor; yani, Medeni Kanuna göre, evli kadının ikametgâhı neresidir, kocasının ikametgâhıdır. Şimdi, bu çıkınca ne oluyor; artık, kadının ikametgâhı, kocanın ikametgâhı olmayacak; yani, kadın, ayrı bir ikamet edinme imkânına da sahip olacak demektir. Bunun üzerinde yorum yapılabilir, değerlendirme yapılabilir; acaba, bu aile birliğini olumsuz etkiler mi diye düşünenler de olacaktır. Eğer, böyle düşünenler varsa, ben, onlara da "haksız düşünüyorsunuz" diyemem.

Diğer yandan, gaiblik kararının verilmesinde, yetkili mahkeme olarak, mevcut kanunda, pederinin mukayyed olduğu mahal geçer; yani, gaib olan kişinin babasının kayıtlı olduğu mahal. Bu, kadın erkek eşitliğine aykırı sayıldığı için şöyle deniliyor: "Anasının veya babasının kayıtlı olduğu yer." Anasının kayıtlı olduğu mahal de yetkilidir anlamına gelen, yine kadın erkek eşitliğini sağlayıcı mahiyette bir düzenleme yapılmaktadır.

Ayrıca, 1988 yılında, Medeni Kanunun 29 uncu maddesinde, cinsiyet değiştirmekle ilgili bir değişiklik yapılmış. Onun hikâyesini arkadaşlarımız bilirler. Şimdi, bu düzenleme müstakil bir madde haline getiriliyor, Medeni Kanunun 40 ıncı maddesinde bu durum birtakım ağır koşullara bağlanıyor. Bu konuda da Medeni Kanunda bir düzenleme olduğunu hemen ifade etmek istiyorum.

Değerli arkadaşlarım, dernekler ve vakıflarla ilgili de Medeni Kanunun ilgili bölümünde değişiklikler yapılmaktadır. Hemen şunu belirtmek durumundayım ki, özellikle vakıflarla ilgili bölümünde yapılan değişiklik, kolektif özgürlüklerin genişletilmesi amaçlı değil, biraz daha daraltılması amaçlı değişikliktir.

Birtakım mal varlıklarını, toplumun, insanların istifadesine tahsis eden hayır sahiplerinin, vakıf yoluyla yapan insanların, bu arzularını gerçekleştirmelerinin önüne set çekmemeliyiz, vakıf kurmayı zorlaştırmamalıyız, vakıfların mevcut olan denetiminin üzerine yeni denetim mekanizmaları getirmemeliyiz. Eğer böyle yaparsak, hayır sahiplerinin vakıf yoluyla topluma hizmet sunmalarına da mani oluruz.

Kaldı ki, bir şeyi daha söylemek istiyorum; dernekler kanunuyla ilgili, daha doğrusu derneklerle ilgili Medeni Kanunda hükümler var. Bunlar, bu tasarıda aynen muhafaza ediliyor, vakıflarla ilgili de ziyadesiyle yeni maddelerle muhafaza ediliyor.

Bilindiği gibi, müstakil dernekler kanunu var, vakıflarla ilgili yasa da var. Biz diyoruz ki, ilgili yasaları, özel yasaları varken, bunları bu Medeni Kanunda tekrar etmenin bir anlamı yoktur, olmasaydı da bir eksiklik teşkil etmezdi diye düşünüyoruz.

Değerli arkadaşlarım, en önemli değişiklikler, biraz önce de ifade ettiğim, aile hukuku bölümünde yapılan değişikliklerdir.

Evlenme yaşı: Bu değişiklikle, evlenme yaşında da eşitlik getiriliyor. Erkek ile kadının evlenme yaşları farklıdır şu andaki Medeni Kanunumuzda; ama, artık, 17 yaşını doldurma zorunluluğu getiriliyor, hem kadın için hem erkek için. Bu, normal evlenme yaşı; 16 yaşını doldurma da, olağanüstü evlenme yaşı.

Biraz önce, size, 1938 yılında, Medeni Kanunda yapılan bir değişiklikten bahsetmiştim. Bu değişiklik, şimdi, medeni kanundaki evlenme yaşını gösterir; bunu hatırlayacaktır arkadaşlarımız "erkek 17 kadın 15 yaşını ikmal etmedikçe evlenemez" deniliyor. İlk Medeni Kanun, 1926'da çıktığında evlenme yaşı neymiş diye merak ettim; kütüphaneden, ilgili kanunun 88 inci maddesini aldım. Orada deniliyor ki: "Erkek 18 ve kadın 17 yaşını ikmal etmedikçe evlenemez." Medeni Kanun yürürlüğe girdiğinde, evlenme yaşı daha yüksekmiş; 18 yaşını bitirmeyen erkek evlenemiyor, 17 yaşını bitirmeyen kadın evlenemiyordu; ama, 1938 yılında bu, erkek için 17, kadın için 15'e indirilmiş. Şimdi ne yapıyoruz; ikisini eşitleyerek, 17'yi bitirme şartı getiriyoruz.

Demek ki, Türkiye'de, erkek ve kadının evlenme yaşıyla ilgili sık sık değişiklikler yapılmış. Şimdi, bunun, 17 yaşını bitirme koşuluna bağlanması, acaba ülke gerçeklerine uygun mu -özellikle ülkemizin bazı bölgeleri için- ileride birtakım problemler çıkar mı, resmî olmayan evlenmeler artar mı diye de endişe ettiğimizi belirtmek istiyorum.

21 dakika mı kaldı Sayın Başkanım?

BAŞKAN - Evet.

MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Ramazan Toprak kardeşimiz de konuşacaklar...

BAŞKAN - Ben, sürenizin bitmesine 1 dakika kala sizi ikaz edeceğim.

MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - O zaman ben yavaş yavaş toparlamaya çalışayım; çünkü, kendisi, bu konuyla ilgili konsantre oldu, çok önemli şeyler söyleyeceğini tahmin ediyorum.

Saygıdeğer arkadaşlarım, özellikle aile hukukuyla ilgili çok önemli değişiklikler yapıldığını ifade ettim; ama, zamanım da çok daraldı.

BAŞKAN - 1 dakikanız var efendim.

MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Hemen toparlamaya çalışayım.

Mesela, mevcut kanunda, evlenme başvurusu, evlenecek erkeğin ikametgâhının bulunduğu evlendirme dairesine yapılırken, şimdi, burada da kadın erkek eşitliği getiriliyor; istenirse, evlenecek olan kadının ikametgâhının bulunduğu evlendirme dairesine de gidilip, evlenme başvurusu yapılabilecek.

Bunları sıralamak mümkün. Bölümler üstünde zaten konuşmalar yapılacak. Arkadaşlarımız, aile hukukuyla ilgili bölümde de çıkacaklar, bunları çok detaylı şekilde anlatacaklar, izah edecekler.

Ben, konuşmama başlarken bir soru tevcih etmiştim; demiştim ki: Medenî Kanunumuzda, özellikle hanım vatandaşlarımızı ilgilendiren çok önemli değişiklikler yapılıyor olmasına rağmen, acaba, toplumda bu bir heyecana, bir coşkuya sebep oluyor mu diye düşündüm; ama, ben, böyle bir heyecanı, bir coşkuyu toplumda göremiyorum.

GÖNÜL SARAY ALPHAN (Amasya) - Dinleyici locasına bakın...

MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Gördüm orayı...

Bu konuya, sadece birtakım kadın derneklerimiz duyarlılık gösteriyor, açıkça ifade edeyim. Bu Medenî Kanun Adalet Komisyonunda görüşülürken ben de o komisyonun bir üyesiydim. Kadın derneklerimizin yöneticileri bize geldiler, özellikle mal rejimiyle ilgili düşüncelerini ifade ettiler ve özellikle, mal rejiminin yürürlüğe giriş tarihiyle ilgili kaygılarını ifade ettiler. Açıkça ifade etmek istiyorum ki, şu anda, yasal mal rejimi olarak kabul edilmiş olan "edinilmiş mallara katılım" rejiminin yürürlük tarihi, kadın derneklerimizi hiç memnun etmemiştir. Geçmiş haklarının ellerinden alındığı şeklinde bir kaygıyı taşımaktadırlar. Nitekim, ilgili tasarıda benim muhalefet şerhim de vardır, orada düşüncelerimi de ifade ettim. Bakın, sadece kadın derneklerimizin duyarlı olduğunu; ama, toplumun bu konuya ilgisiz kaldığını ifade etmiştim. Niye?..

BAŞKAN - Sayın Şahin, süreyi 1 dakika da geçirdiniz efendim.

MEHMET ALİ ŞAHİN (Devamla) - Hani, bir türkü vardır: "Bayram gelmiş neyime, kan damlar yüreğime..." Vatandaşlarımız ekonomik ve sosyal problemler karşısında o kadar sıkıntıdalar ki, "Medenî Kanun değişmiş neyime, kan damlar yüreğime" noktasındadırlar.

O bakımdan, bu hükümetin böyle bir tasarıyı getirmesi, hiç şüphesiz ki, hakkıdır ve görevidir; ama, asıl görevi "Medeni Kanun değişmiş neyime, kan damlar yüreğime" vecizesini söyletmeyecek olan bir ortamı hazırlamaktır.

Efendim, hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Şahin.

Adalet ve Kalkınma Partisi adına ikinci konuşmayı yapmak üzere, Aksaray Milletvekili Ramazan Toprak; buyurun. (AKP sıralarından alkışlar)

18 dakikanız var Sayın Toprak.

AKP GRUBU ADINA RAMAZAN TOPRAK (Aksaray) - Sayın Başkan, Yüce Meclisin değerli üyeleri; hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Bir yüzyıldır beklediğimiz bir tasarıyı çıkarıyoruz. Keşke, gelecek yüzyıla, bir sonraki yüzyıl sonrasına hitap edecek bir tasarıyı konsensüsle çıkarmış olabilseydik mutlu olacaktık; ancak, yine de, getirdiği yenilikler açısından geneliyle olumlu karşıladığımızı ifade etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, Medeni Kanun 1926 yılında yürürlüğe girdi; 75 yıl geçti. Canlı organizmaların, zaman içinde, doğup, büyüme ve gelişme evrelerini takiben yaşlanması ve ömrünü tamamlaması, nasıl, temel bir kanunsa, toplumu yönlendiren yasalar ve kurallar da zamanın değişimine ve gelişimine paralel olarak zorunlu revizyonlara muhtaçtır. Üstelik, bu kanun, insanın doğumu öncesinden ölümü sonrasına dek çok uzun bir süreci tüm ayrıntılarıyla düzenleyen Medeni Kanun söz konusu olduğunda konunun hassasiyeti daha da önplana çıkmaktadır.

Türk Kanunu Medenisi, 75 yıldır Türk toplumunun ihtiyaçlarını belli ölçülerde karşılamış; doğrularıyla, noksanlarıyla bir boşluğu doldurmuştur. 75 yıl süresince gelişen ve değişen dünyaya paralel olarak Türk toplumunun da ihtiyaçları değişmiş, mevcut düzenlemeler bu değişime ayak uyduramayınca, bu temel kanun üzerinde, toplumumuzun ihtiyaçlarını karşılayacak değişiklikleri yapma zorunluluğu doğmuştur.

Yeni yasalar yapılırken evrensel değerler ile millî değerler birlikte göz önünde bulundurulmalı; geçmişin doğrularına yeni ve daha üst doğrular eklenmeli; toplumun bugünü ile gelecekteki ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik düzenlemeler ortaya konmalıdır. Yasa koyucu, bu ihtiyacı karşılarken, diğer tabirle geleceğe bakarken, geçmişi hor görmek veya aşağılamak gibi bir hakka sahip değildir.

57 nci hükümet döneminde komisyonumuz gündemine getirilen bu tasarının, Türk toplumunun ihtiyaçlarını karşılayacak pek çok düzenlemeler içerdiği bir gerçektir. Bu gerçeği kabul etmekle birlikte, yanlış olduğunu düşündüğümüz birtakım konuları dile getirmek de görevimizin aslî bir parçası.

Tasarı üzerindeki eleştirilerimiz iki ana nokta üzerindedir; birisi genel gerekçeye, diğeri ise dile ilişkin eleştirilerimiz olacaktır. Genel gerekçeye ilişkin eleştirilerimiz şunlardır:

Değerli milletvekilleri, öncelikle, tasarı üzerinden iki kısa paragraf okumak istiyorum: "Gelenek ve göreneklere kesin olarak bağlı kalmak davası, insanlığın en ilkel durumundan bir adım dahi ileri götüremeyecek kadar tehlikeli bir kuramdır. Hiç bir uygar ulus böyle bir inanç çevresinde kalmamış ve yaşamın gereklerine uygun hareketle zaman zaman kendini bağlayan gelenek ve görenekleri yıkmakta duraklamamıştır. (Gerçekler karşısında babalardan ve atalardan gelen inançlara her ne olursa olsun bağlı kalmak akıl ve zekâ gereklerinden değildir)"

Bir diğer cümle: "Türk Medenî Kanunu Tasarısı yürürlüğe konulduğu gün ulusumuz on üç yüzyılın kendisini çeviren hastalıklı inançlarından ve kargaşadan kurtulmuş, eski uygarlığın kapılarını kapayarak yaşam ve verimlilik getiren çağdaş uygarlığın içine girmiş bulunacaktır."

Değerli milletvekilleri, tasarının, yukarıda aldığım ibareler dikkatle irdelendiğinde, âdeta, Türk toplumunu geçmiş yüzyıllardan 21 inci Yüzyıla taşıyan tarihî, millî, dinî, kültürel değerlerini açıkça aşağılayıcı cümleleri olduğu görülmektedir. Türk toplumunu kendisi yapan bu değerleri ile bu değerlerin birlikte yoğrulmuş şekli olan gelenek ve göreneklerimizi, insanlığı en ilkel durumundan bir adım dahi ileri götüremeyecek kadar tehlikeli bir kuram olarak niteleme hakkı hiç kimsede olamaz. Oysa, bu gelenek ve göreneklerimizle, tarihimizin derinliklerinden 21 inci Yüzyıla taşındığımızı unutmamak, tarihî ve millî bir görevdir.

Keza, Türk toplumunun yüzde 99'unun benimsediği İslam dinini, tasarının gerekçesinden yukarıya aldığım ve biraz önce okuduğum gibi, on üç yüzyılın hastalıklı inançları ve kargaşa olarak nitelemek hiç kimsenin hakkı da değildir, haddi de değildir. (AK sıralarından alkışlar) Buna rağmen bu yanlış yapılmıştır.

Değerli milletvekilleri, ortaçağ zihniyetinden arınmalıyız. Geleceğe bakmak için geçmişe sövmek gerekmez. Hatalarıyla sevaplarıyla bu geçmiş bizim geçmişimizdir; doğrularını alır, yanlışlarını terk ederiz. Geçmişe sövmek, akıllı insanın işi değildir; cahil, kavgacı insanların işidir. Geçmişten ders almak, olgun insan işi; geçmişe sövmek, cahil ve kaba insan işidir.

Yine, genel gerekçeden aynen şu ibareyi okuyorum: "Adalet Bakanlığı en yeni ve en gelişmiş olan İsviçre Medenî Kanununu ulusumuzun şimdiye kadar bağlı kalan geniş zekâ ve yeteneğini doyuracak ve ona gerçek bir yarış yeri ve alan olabilecek bir uygarlık yapıtı olarak görmektedir. Bu Kanunda ulusumuzun duygularına ters düşecek hiç bir nokta düşünmemektedir."

Evet, 1926 yılında Medenî Kanunun genel gerekçesine bu cümleler aynen konulmuştu. 1926'nın şartlarını bir hatırlayalım. O dönemlerde dünyada mandacılık zihniyeti hâkimdi. Amerikan mandasını mı kabul edelim, İngiliz himayesini mi kabul edelim tartışmalarının olduğu bir dönem. Bu tartışmaların esintisinin devam ettiği bir dönem. Belki o dönem için, bir İsviçreli karşısında böyle ezim ezim ezilmek, büzülmek o dönemin şartlarındaki insanlar için mazur görülebilir; ancak, o dönemin bu gibi yanlışlarını gelecek yüzyıla taşımak, aynı yanlışı tekrar etmekle kalmaz, bu, kişileri olsa olsa milenyum mandacısı yapar. Uygar ülkelerin verilerinden yararlanmak gerekir; ancak, bu, onların yanında ezilmeyi, aşağılık kompleksine kapılmayı gerektirmez. Bu, başka bir sorundur. Onu, ayrıca konuşmak gerekir.

Tasarının diline ilişkin eleştirileri ifade etmek istiyoruz birkaç cümleyle de.

1926 yılında, Türk toplumunun günlük yaşamında kullandığı dilde, geçmiş dönemin etkisiyle, ağırlıklı olarak Arapça ve Farsça dillerinin etkisinde kaldığı bir gerçek; ancak, aradan geçen 75 yıllık sürede, gerek konuşma dilinde ve gerekse yazım dilinde değişiklikler olması ve mevzuatın bu deşikliklere paralel olarak değiştirilmesi zorunludur.

Dil, toplumun değerlerini, kazanımlarını, geçmişten alıp geleceğe taşıyan en temel unsurdur. Dildeki değişim ihtiyacını karşılarken yaşayan toplumda, fertlerin mevzuatı kolayca anlayabilmeleri ile dilin, geçmişle gelecek arasındaki köprü görevini dengeleme zorunluluğu vardır. Şayet bu zorunluluğa gereken özen gösterilmezse, diğer bir tabirle, geçmişi geleceğe aktaran dilde, günlük yaşamda fazlaca veya hiç kullanılmayan, hangi kurallara göre, kriterlere göre türetildiği bilinemeyen kelimelerle, Medeni Kanun gibi, bir insanın anne karnından mezara kadar tüm yaşamını düzenleyen temel kanun düzenlemesi yapılacak olursa, bu, geçmişle gelecek arasındaki köprüleri atmak anlamına gelecektir. Dilin yenileşmesi gibi meşru bir söylem ardına saklanılarak, Türk dilinin tahrif edilmesi, yapısının bozulması, dede ile torun arasında dil anlaşmazlığı sağlayacak düzenlemeler yapılması kabul edilir şey değildir; bu husus, tasarının genel gerekçesinde ifade edilmiş; ancak, yine genel gerekçede pek çok itiraflar yapılmıştır. Hangi kelimeleri, Türkçe karşılıklarını bulamadıkları için tasarıya koymak mecburiyetinde kaldıkları ifade edilmiştir.

Toplumun dilini belli merkezlerden veya belli ideolojiler doğrultusunda şekillendirmek hiçbir kamu görevlisinin hakkı ve yetkisinde değildir. Dildeki değişim, toplum çoğunluğunun kabulleri, genel kabulleri göz önünde bulundurularak yapılmalıdır. Toplumun çoğunluğuna rağmen değişim olmamalıdır. Bu anlayış, toplum çoğunluğunu hiçe sayan bir anlayıştır.

Değerli milletvekilleri, çok örnek vermek mümkün: Tasarının 6 ncı maddesinde "iddia" kelimesinin yerine "olgu" kelimesi konuldu. Olgu kelimesiyle ilgili, avukat, hâkim, savcı, yüksek yargı organı mensupları, yüksek yargı organı başkanları dahil kime sorduysam yüzüme baktı "şaka mı bu" dedi. Sayın Bakan tasarının 6 ncı maddesinde "iddia" kelimesi yerine "olgu" kelimesini koyduğu zaman, biz de aynı şeyi sormuştuk; bu şaka mı diye? Bu şakayı Genel Kurula getirdiler ve yasalaştırmak üzereler.

Sayın Bakan, 70 milyon Türk insanının belki yüzyıllık geleceğiyle şaka yapılmaz. Bu kadar gülünç bir madde metni olamaz. Yine, 25 inci maddede bir kavram var; -bir hukukî terim güya- "hukuka aykırı saldırı" kavramı. Sayın Bakan, mefhumu muhalifinden, hukuka uygun saldırı da var demek ki. Siz, kanun dilini bilmiyorsunuz demektir. Bu kanun dili meşru müdafaa zaruret halidir şeklinde, hukuka uygunluk nedenleri şeklinde bunu ifade edebilirsiniz; ama, "hukuka aykırı saldırı" kavramını hangi hukukçuya sorduysam aynı şekilde "şaka mı ediyorsun" dedi. Sayın Bakanın bu tür şakaları dosya içinde mevcut.

Değerli milletvekilleri, dilin bu kadar, sadeleştirme adı altında yozlaştırılmasını kabul etmek mümkün değil. Bu zihniyet, aynı zihniyet -biraz işin esprisine kaçayım- "hostes" kelimesi yerine "gök götürü konuksal avrat" kavramını getirmişti; evet, yine "lokanta" yerine "sosyal otlangaç" kelimesini türetmişti. Uydurmak için, yozlaşmaya gerek yok; değişmek için, başkalaşmaya gerek yok.

Sayın Bakan, 70 milyonluk Türk Milletinin, Türk toplumunun anlayacağı şekilde sadeleştirmeye evet; ama, yozlaşmaya hayır. Tasarı içinde yozlaşmaya bir yığın örnek vermek mümkün; ancak, bunların kavgasını yapma niyetinde değiliz. Bunun gibi, daha pek çok komik kelime var; ancak, ben, bunları atlayarak, yine, bir başka hususa geçmek istiyorum.

Bir de, tasarıda en çok kamuoyuna mal olmuş olan, nişanlanma, evlenme, boşanma ve mal rejimleriyle ilgili üçüncü bölüm üzerinde, yine, ben konuşacağım. Fazla ayrıntıya girmemek üzere, sadece, mal rejimiyle ilgili birkaç cümle etmek istiyorum.

Değerli milletvekilleri, uzun yıllardır Medeni Kanun Tasarısını hazırlayan 35 kişilik bir komisyon var. Bu komisyonun iki değerli komisyon başkanı da buradadır. 35 kişiden oluşan bu komisyon, baro mensupları, sivil toplum örgütleri, yüksek yargı organları, hâkim ve savcılar, Adalet Bakanlığı, her kurumun temsilcilerinden oluşan 35 kişilik komisyonun uzun yıllardır emeği olan bir mal rejimi benimsendi; paylaşmalı mal ayrılığı rejimi; ancak, ne hikmetse, bu tasarı, Adalet Bakanlığına ve hemen Meclise geldikten sonra başkalaşıverdi, edinilmiş mallara katılma rejimi şekline dönüştürülüverdi; yani, tasarıya girdiği, önümüze geldiği üzere.

Değerli milletvekilleri, demek ki, 35 kişilik komisyon, Türk toplumunun ihtiyaçlarını çok iyi bilen 35 kişiden oluşan komisyon, burada "siz ne yaparsanız yapın, bizim dediğimiz olur" anlayışının, militan demokrat anlayışının eseridir. Keşke, Sayın Bakan, bu 35 kişilik komisyona "sizi, biz boşuna topladık; biz, bunu kabul edeceğiz" diyerek, baştan tavrını koysaydı; 35 kişinin uzun yıllar süren emeğini heba etmeselerdi. Bu konuda, maalesef, Sayın Bakan, yetkin insanların değil, ne söylediğini bilmeyen bir avuç insanın etkisinde kalmıştır. Hatta, bu konu, bu yanlış, komisyonda düzeltilmiştir; ancak, İçtüzük hükümleri katledilerek, tekrar başa dönülmüştür. O katlin ne anlama geldiğini "Üçüncü Bölüm"de ifade edeceğim. Tekrar başa dönülmüştür, ciddî pazarlıklar yapılmıştır ve Sayın Bakan -tabirimi mazur görsün- inadından vazgeçmemiş ve maalesef, paylaşmalı mal ayrılığı rejimi, Türk toplumunun yapısına uygun olan bu rejim yok edilmiştir.

Sayın Bakanım, geçen yıl, Plan ve Bütçe Komisyonunda "ben, bu Adalet Bakanlığı bütçesiyle, otuz yılda bile yargı reformunu gerçekleştiremem" demişti; doğrudur. Kendisinin de itiraf ettiği gibi, çok ağır işleyen bu yargı sistemimiz karşısında, çok hızlı, pratik, hemen sonuç alınabilecek ve hakkaniyete daha uygun bir çözüm öneren paylaşmalı mal ayrılığı rejimi, ne olduğunu anlayamadığımız, bir türlü anlam veremediğimiz nedenlerle bir kenara itilmiş; yerine, belki yirmi yıl, belki otuz yıl sürecek, sarraf terazisinde tartarak, malları milim milim ayırmak suretiyle eşlere -güya- mal paylaştıracak rejimi, edinilmiş mallara katılma rejimini kabul etmiştir. Evet, belki, birebir, motomot ortadan bölecek; ama, bunu ayırana kadar, maalesef, ayrılan eş, mağdur olan eş, bırak bu dünyayı, belki öbür dünyada da mağdur olmaya devam edecek; çünkü, daha yargı devam ediyor olacak; çünkü, daha, henüz, o miras paylaşımı davası devam etmekte olacak; kendisine de yetmeyecek, çocukları da belki göremeyecek.

BAŞKAN - Sayın Toprak, 1 dakikanız var efendim.

RAMAZAN TOPRAK (Devamla) - Oysa, bizim önerdiğimiz, daha doğrusu, 35 kişilik komisyonun Türk toplumunun ihtiyaçlarını tek tek gözlemleyerek, yargımızı göz önünde bulundurarak hangisi uygundur diye tespit ettiği mal rejimi benimsenmiş olsaydı, Türk toplumunda çoğunlukla mağdur olan bayan eş kısmı, belki birkaç yıl içerisinde, hemen sonucuna, malına kavuşmuş olacaktı; fakat, bu da gözardı edilmiştir. Biz, bunu anlayamadık. Eleştirilerimiz, iki yılı aşkın bir süre devam etti; ancak, sayın hükümetin sayısal çoğunluğu karşısında, maalesef, bu eleştirilerimiz sonuca ulaşamadı.

Her şeye rağmen, Medenî Kanun Tasarısı birtakım kazanımlar getirmektedir. Bu kazanımların Türk toplumuna hayırlı olması dilek ve temennisiyle hepinize saygılar sunuyorum. (AKP sıralarından alkışlar)

BAŞKAN - Teşekkür ederim Sayın Toprak. 



DİĞER KONUŞMALAR
AKP GRUBU
MHP GRUBU
ANAP GRUBU
DSP GRUBU
SP GRUBU
DYP GRUBU
KİŞİSEL KONUŞMALAR
ADALET BAKANI


(26 EKİM 2001)
Geri
sayfa başı
Geldiğiniz sayfaya dönüş

© 2001 BELGEnet
belgenet.com sitesindeki metin, resim ve diğer içeriğin hakları saklıdır. İzinsiz kullanılamaz.